Avukatlık Mesleği Üzerine Düşünceler
AVUKATLIK MESLEĞİ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER
Avukatlık mesleği Kökleri eski yunan ve roma dönemine dayanan batı icadı bir meslek olarak görülebilir.
Avukat kelimesi Aduo Catus kelime kökünden türemedir. ‘Üstün, Ayrıcalıklı ve güzel Konuşan’ anlamlarını karşılamaktadır.
Mitolojide Avukatlığın İlk İzleri: LİTAİ’ler
İnsanlık tarihinin bir anlamda sözlü anlatımı olarak görülebilecek mitolojik anlatımlarda, avukatlık mesleğine en yakın davranışları sergileyen kişilerin, diğer tanrılar ile işbirliği yaparak, işlediği suçlara karşılık Babası Kronos’u Tartaros’a hapseden Zeus’un çocukları olması ise dikkat çekicidir. Baştanrı Zeus un çocukları ‘LİTAİ’ler babalarının yargıladıkları suçluları savunarak, suçluların Kötü tanrı Ate tarafından kandırıldığını bu nedenle cezalandırılmayıp affedilmeleri gerektiğini savunur. Aslında bu savunma ile LİTAİ’ler insan suçluların iradesini kötü düşüncelerden koruma görevinin Tanrılarda olduğunu savunurlar. Eğer bir suç işlenmiş ise Tanrıların kötü düşünceleri suçlulardan uzak tutmaması nedeni ile işlendiğini ortaya koyarlar, suçun oluşumunda sorumluluğu olan tanrıların da cezalandırmak yerine affetmesi gerektiğini savunurlar. Mitolojide titanların gücü kırıldıktan sonra Avukatların anlatılarda yer alması, avukatlık mesleğinin mutlak bir gücün olduğu bir toplumda değil güçleri yasa ile sınırlanmış birçok gücün bulunduğu bir toplumda bir anlam ifade ettiğinin en mistik göstergesidir. Belki de adaleti tecelli ettirirken LİTAİ’lerin desteğini aldığı için Zeusun düzeni devam etmektedir. En son iktidarının devralacağı söylenen Atena ile de uzlaşmayı seçmiştir.
Anlatıda her ne kadar Zeus’un kızları LİTAİ’ler ilk avukatlık yapanlar olarak anlatılsa da Antik yunan toplumunun o günkü özgür birey ve köle ayrımı kölelerin Avukatlık yapmasına mani olmuştur. O günkü ataerkil toplum yapısı kadınların da avukatlık yapmasına müsaade etmemiştir. En güzel hikaye anlatıcılarının kadın olması nedeni ile geçmişin ayıplı kısmı gelecek kuşaklara anlatılmasın diye ilk avukatlar kadınlar olarak tasvir edilmiş olabilir. Belki de geleceğe duyulan bir hasret ve tasarımdır.
Antik Dönem Kısıtlamaları ve Toplumsal Yücelme
Antik dönemde Roma ve Yunan şehir devletlerinde; anne ve babasının icazetini alamamış hayırsız evlatların, savaşlarda vatan savunmasından kaçmış bireylerin, verilen toplumsal bir görevi yerine getirmeyenlerin ve onurlu bir yaşam yaşamadığı ahlaksızlık yaptığı düşünülenlerin de avukatlık yapmalarına müsaade edilmezdi.
Tarihte ilk avukatlık barosu MÖ 600 lerde Atina şehir devletinde bir ŞAİR devlet adamı olan SOLON tarafından kurulmuştur. Bu günden yaklaşık 2.600 yıl evvel ilk anayasa olarak tanımlanacak metni de hazırlayan SOLON ‘yasalar örümcek ağlarına benzerler, güçsüz olanlar yakalanır. Güçlü olanlar ise onu parçalarlar’ diyerek adaletin tesisinde güçlülerin gücünün sınırlandırılmasının önemini vurgulamıştır. Kendisinden 1200 yıl kadar evvel hazırlanan Hamurabi kurallarının ilk anayasa olarak anılmamasının sebebi de hazırladığı metnin gücün uygulamasını deklere eden bir ferman niteliğini aşıp gücün de uyması gereken kurallar koymasından kaynaklanır.
Eski Romada da Avukatlık mesleği bir TOPLUMSAL YÜCELME asansörü idi. Meslek erbapları mesleği icra ederken sergiledikleri erdemli davranışları ile üstün görevlere gelmişlerdir. Sezar avukatlıktan imparatorluğa gidebilmiştir. Cicero ise erdemli davranışın güce karşı koymadan geçtiğini düşündüğünden Konsüllüğü döneminde darbecilere karşı koymuş sonrasında imparatorlara ve haksızlıklara karşı erdemi savunmuştur. Nihayetinde başı vücudundan bir güç tarafından ayrılmıştır. Bugün adaletin tecellisi için mücadele eden her Avukat Cicero’yu anlamak zorundadır.
Avukatlık Ücreti ve Bağımsızlık Tartışması
Yine Romalı bir ŞAİR AVUKAT olan Ovidus ‘güzel kadınların güzelliğini satması ne kadar utanç verici ise bir avukatın hukuki yardımını satması da o kadar utanılacak bir durumdur.’ Şeklinde zamanın Avukatlara bakışını ortaya koymuştur. Tabi o dönemlerde vergi daireleri avukatlara dosyaya ibraz ettiği vekalet karşılığında en az 3 altın ücret almış olmalısın. %20 KDV ödeyeceksin. %20 gelir vergisi ödeyeceksin demiyordur. Veya sen 20 yıllık avukatsın sen yıllık 50 altın kazanmış olman lazım. Beyanın daha düşük gel benimle uzlaşıp daha fazla vergi öde demiyordur. Ancak avukatlığın itibarının artırılması için Avukatın müvekkilinden ücret almadığı bir sistemin kurulması doğru olacaktır. Avukatın adaletin tecellisi için söz söylerken müvekkilin para şıngırtısını duymaması gereklidir. Bu anlamda sosyal güvenlik sisteminin hukuk güvenliğini de sağlar şekilde revize edilmesi mesleğin bağımsızlığına ve itibarının artmasına katkı sunacaktır.
Ortaçağ, Burjuvazi ve İnsan Hakları Beyannameleri
Kilisenin tartışılmaz hakimiyetinin olduğu ortaçağda Avukatlık Mesleğinin önemsizleştiğini söylemeye herhalde gerek de yoktur. Adaletin tecellisi için delillerin değerlendirilmesine ne gerek vardır. İşkence altında alınan itiraflardan daha sağlam bir delil mi vardır? Feodal beyler ve kralların da Kilise temsilcileri ile birlikte oluşturdukları mahkemelerin adaletin tecellisi için avukata mı ihtiyaç vardır? Tabi ki gücünü ilahiye dayandıran güçler. Güçlerini sınırlandıracak bir hukuk normunu ve hukukun gücünü kuşanan Avukattan bu yıllarda pek haz etmemişlerdir.
Sonraki yıllarda mutlak hakimiyet kuran, özel silahlı güçleri orduları donanmaları bulunan burjuvazinin de Avukatlardan pek hoşlandığı söylenemez. Burjuvazi hukuktan güç alan Avukatları çıkardıkları yasalar ile pasifize etmişlerdir.
Sınırsız güçlerin diğer güçlere yaşam şansı vermemesi 1215 magna kartası gibi evrensel insan hakları beyannameleri ile sınırsız gücün sınırlanması ihtiyacını doğurmuştur. Bu aşamada varlığını gücün sınırlanması ihtiyacından alan Avukatlar yeniden tarih sahnesine çıkmıştır. İngilizlerin sömürü politikalarına karşı ve sınırsız gücün sınırlandırılması ihtiyacına karşılık olarak hazırlanan 1776 virginya temel insan hakları bildirgesi ve Amerikan bağımsızlık bildirgelerinde Avukatların rolü üst seviyededir. Bildirgeyi imzalayan 56 kişiden 25’inin Avukat olması bu durumu daha da net bir biçimde ortaya koymaktadır.
Osmanlı’da Avukatlık Tarihi
Osmanlı tarihinden neden bahsetmiyorsun diyenleri duyar gibiyim. Şimdi sıra bize geldi. Maalesef bizim tarihimizde bu günkü manada bir avukatlık tarihi bulunmamaktadır. 1800 lü yıllara kadar toplumsal yapımızda bu günkü avukatlık mesleğine en uygun davrananlar ESNAF-I YAZICIYANLAR idi. Bu günkü anlamı ile ARZUHALCİLER dir. Mutlak sultan hakimiyetinde adaletin tecellisine katkı sunmak kimin haddine. Ancak arzularını ve halini anlatan bir yazı verebilirsin ve haline uygun bir adaletin tecelli ettirilip lütfedilmesini bekleyebilirsin.
Osmanlının sonraki yıllarında adalet sistemi padişah fermanları ile biraz daha karışık hale gelmiştir. Kurt puslu havayı sever misali Kadılar kendine yakın bulduğu birilerini MUHZİR adı ile davaya gelmeyenlerin yerine vekil atamış ve sen ben bizim çocuk davalar görülmeye başlanmıştır. Hal böyle olunca da kadılar tarafından atanan MUHZİR ler, MÜZAVİR olarak anılmaya başlamışlardır. MÜZAVİR kelimesinin YALANCI anlamına gelmesi, Avukatların bugün bile uğraştığı kimi algıların atalarımızdan yadigar köklerini anlamamıza katkısı olur diye düşünüyorum.
Tanzimat dönemi ile birlikte mutlak iradenin yetkileri sınırlanmaya başlanınca, gücü sınırların sınırlarına uyup uymadıklarının da denetlenmesi ihtiyacı ortaya çıktı. 13.01.1876 dava vekilleri nizamnamesi ile Kadıların icazeti ile değil Hukuk Fakültesi mezuniyeti ile Avukatlık yapılması kararlaştırıldığında Avukatlık Mesleği açısından büyük bir aşama kaydedilmiş oldu. İlk hukuk fakültesinin 17.06.1880 tarihinde İstanbul Üniversitesi bünyesinde kurulması ise aslında ülkede Avukatlık yapacak Hukuk eğitimi almış kimsenin olmadığını da ortaya koymaktadır. Esasen bu düzenlemenin Osmanlı tebaasını Avukata kavuşturmayı hedeflemediği ortadadır. Zira BAREAU CONSTANTİNAPLE yani İSTANBUL BAROSU’nu kuranlar Yabancılar adına gücü sınırlananların sınırlarına uyup uymadığını denetleyen YABANCI AVUKATLAR dır. Avukatlar o dönemde yabancıların haklarına erişimi için görev yapmaktadır.
Cumhuriyet ve Avukatlık Mesleği
Avukatların bir meslek kanunu ile korunması ise Cumhuriyet dönemine ve ATATÜRK’e kalır. 03.04.1924 tarihli 460 sayılı Muhakemat Kanunu ile avukatlık mesleği güvenceye kavuşur.
Asıl soru şu; bugün Devlet Vatandaşın başta Mülkiyet hakkı olmak üzere diğer tüm temel hak ve özgürlüklerine saygı duysa, bir miras paylaşımı yapılır iken Kardeş kardeşin hakkına riayet etse veya her bir birey hakkını bilse ve razı olsa Avukata ihtiyaç kalır mı? Avukatlar birgün avukata ihtiyaç olmayacak bir toplumda yaşayana kadar Cicero cesareti ile mücadele etmek zorundadır. Güçlünün gücünün yasa ile değil kendi vicdanı ile sınırlandığı bir toplumda yaşama umudumla…
